Özür

Öylesine bir gök gürültüsü vardı ki adam bir kez deha nefret etti, altında kaldığı yağmura gök gürültüsünün yankısı içerisinde. Yağmura olan nefreti için “Önceki hayatımda bir kedi olabilir miyim acaba?” diye düşündü, yanından geçtiği evin bahçesindeki havlayan köpeğe bakarken. Bir yandan şemsiyesine çarpan yağmur damlaları ve akşam olmak üzereyken son ötüşlerini yapıp yuvalarına gitmeye başlayan kuşları dinliyor, öteki yandan da her zaman gittiği kafede yine karşılaşmayı umduğu o siyah saçlı kadını görmeyi umuyordu.

İçinde ne olduğunu bilmediği bir duyguyla yürüyordu adam. Öfke miydi bu duygu, sevinç mi, mutluluk mu, kin mi, nefret mi? Hissettiği şey her ne olursa olsun bu sefer onunla konuşmaktan sakınmayacağını biliyordu. Yolun sonundan köşeyi döndüğünde, bir kez daha duyulan gök gürültüsünün sesiyle birlikte kafenin kapısını açarak içeri girdi.

Hep yaptığı gibi kahvesini alıp en köşedeki masaya oturup beklemeye başladı. Ne diyeceğini kafasında tasarlamaya çalışıyordu. Bir yaz günü, bir şezlongun üzerinde, deniz dalgalarının kıyıya vurduğu bir sahilde olmuş olsalardı işinin çok daha kolay olabileceğini düşündü bir an. Gerçi o zaman da sivrisinekler işi zorlaştırabilirdi. Konuşmanın tam ortasında ısırabilirler sonra da toparlaması zor bir durumun içine girilebilirdi.

Neden bu kadar zor olacaktı ki konuşmak? Sadece kadının cebinden düşürdüğü yüzüğü geri vermek isterken onu kaybettiğini söyleyecekti. Hem kadını tanımıyordu bile. Aslında bu tanıma konusuna nereden bakıldığına göre değişirdi. Kadını o kadar çok takip etmişti ki neredeyse onun hakkında her şeyi söyleyebilirdi. Tabii bunlar adamın elindeki yüzeysel bilgilerden ibaretti. Belki de yalnızca o anlara özgü beğeniler isteklerdi. Birçok cümleyi aynı anda tamamlayıp aynı anda aynı cümleleri söylüyor olmaları da birbirlerine uyum sağladıkları anlamına gelmezdi. İnsanlar bunu birbirlerine sıkça yaparlardı. Ama yine de içinden bir his, kadınla anlaşacağını söylüyordu.

Adam Kahvesini yudumlamaya devam ederken kafasında kurduğu yüzük yalanını bertaraf etti. Kadın bu yalanı derhal anlardı. En iyisi ona yüzüğü bir başka tanıdığına verdiğini söylemeliydi. Böylece kızsa bile sonrasında yeniden onu takip etmeye devam edebilirdi. Aksi halde adam vicdanına yenik düşecek ve bir daha asla kadını takip etmeyi sürdürmeyecekti.

Uzun bir bekleyiş sürecinin ardından kadın yine her zamanki saatte kafeden içeri girdi. Büyük olasılıkla işleri uzun sürmüştü. Ne de olsa çalışan bir kadındı o. Yoğunluğundan dolayı hemen dolaşmaya çıkamazdı. Adam, kadının çalışmayı bırakırsa nasıl bir ruh haline bürüneceğini düşündü bir an. Büyük ihtimalle monotonluktan patlayacak noktaya gelebileceğini düşündü kadının. Halbuki pek de öyle biri gibi görünmüyordu dışarıdan. Daha çok her sorunun üstesinden gelebilen, inatçılığı ile tuttuğunu koparan hatta kimi zaman karşısındakileri çileden çıkaran yine de ne mene bir şeytan tüyüne sahipse kısa zamanda kötü ruh halinden çıkıp eski ruh haline olduğundan daha güçlü bir şekilde dönebilecek bir yapıya sahipti. Böyle bir kadına da daha hiç tanışmadan “Merhaba ben senin yüzüğünü bir başkasına verdim.” Denilemezdi herhalde. Yok yok, muhakkak lafı gediğine oturtur sonra da çekip giderdi karşısından.

Bir süre daha beklemeye karar verdi adam. Kadın yağmurda ıslanan ceketini ısınması için kafenin şöminesinin önündeki askılığa astı. Adam hala tedirginliğini yenememiş üstüne bir de kafasında bir sürü bu işin içinden sıyrılma hikayeleri geçiriyordu. Keşke ayrı ve uzak şehirlerde yaşasak diye düşündü. O zaman büyük olasılıkla böyle bir zorluk içerisinde bulunmayacaktı. Peki ya şimdi çıkıp gitse şu kafeden ne değişirdi ki? Kadın onu hiç görmemişti ki. Adamın varlığından beri haberi yoktu. Fakat olmazdı. Aynı cümleleri kuruşlarındaki gibi kesişen ve bir anda kesilip atılamayacak ortak bir noktaları vardı. Bir çekim kuvvetiydi sanki bu ya da onun gibi bir şey. Kafasında tam kesinleştiremiyordu adam. Yüzük hakkında konuşması şarttı. Belli ki kadın için önemli bir şeydi. Belki bir hatırası vardı onun için, belki de sevgilisi falan hediye etmişti ya da ölen birisinden ona kalan çok önemli bir eşyaydı. Adam anlamıştı. Maddi olmasa da manevi olarak büyük bir değeri vardı yüzüğün. Bu belliydi çünkü kadın, yüzüğü o kadar çok farklı yerlerde aradı ki neredeyse adamın yaşadığı yere kadar gelecekti. Sanki yüzüğün onda olduğunu biliyordu. Kadın bunu hissetmiş de olabilirdi. Her şey mümkündü ya da hiçbir şey, mümkünlüğün olabilirliği kadar adamın aklını böylesine deli kurcalamamıştı.

Adam nihai kararını verip kadının yanına gitmeye karar verdi. Tam o sırada kadın, çantasını karıştırıp çıkardığı bir kağıt parçasını önüne koydu. Bir yandan okuyor bir yandan ağlamaklı bir hale bürünüyordu. Ne yazıyordu ki o kağıtta kadını böylesine duygulandıracak. Adam bir yerleri kaçırdığını düşündü kadını takip ederken. Sevgilisi mi yazmıştı acaba o kağıttakileri? Belki de gizli bir hayranından gelmiş olabilirdi. Yine de kadını böylesine durgunlaştıracak ve onun bu sert, kabuklu yapısını ufak da olsa kanırtabilecek bir etki yaratan birisi olmalıydı yazıyı yazan.

Adam tekrardan masasına oturduğunda karşılaştığı bu gizem karşısında net bir yargıya varmaya çalışıyordu. Kadın için tam bir “Gizlilik abideliciği.” Tanımı kullandı. “Abideliciği mi?” dedi adam kendi kendine. Bir an için güldü ve kendi kendine ne demeye çalıştığını anlamaya çalıştı. Kelimenin doğrusunu bir kerede söyleyemiyordu. Aklından defalarca geçirdi, birkaç kez de sessizce söylemeye çalıştı ama “abideciliği” diyemedi. Hoş, buna karşın kadın da bunu söyleyemeyecekti, adı gibi biliyordu. Adam, kafedeki garson kızdan bir kağıt ve kalem istedi. Kadın adeta kendini çevredeki herkesten soyutlamış, sanki evde annesiyle sıcak sütü kimin pişireceği ile ilgili inatlaşmayı bitirdikten sonra odasında elindeki kağıdı okuyor gibiydi. Belki de aslında kağıt elinde değildi. Belki de ortada kağıt bile yoktu. Öylece bir ekranda beliren harflerin yan yana dizilmiş özel bir özenli düzeninden meydana gelen anlatıyı okuyordu. Önceden de düşündüğü gibi her şey mümkündü. Adam bunun üzerine kalem ve kağıdı eline alarak, özür mektubunu yazmaya başladı. Nereden başlayacağını bilemiyordu. Ne diyecekti, nasıl diyecekti? Nasıl hitap edeceğini bile bilmiyordu ki? Kendi için adam, onun için de kadın demesi uygun olurdu.

Uzunca bir süre bakakaldı beyaz kağıda adam. Bir yandan da kadını kontrol ediyordu çıkıp gitmemesi için kafeden. En nihayetinde bir şeyler yazıp kağıdı katlayıp masadan kalktı. Kadının oturduğu yere doğru gitti adam. Kadının çantası tam da kağıdı içine atması için hazırlanmıştı sanki. Atmadı. Yoluna devam edip kafeden çıktı gitti. Akşam onun için bilgisayardan bir özür maili atabilirdi. Nasıl olsa mail adresini de biliyordu. Hem bu gelen maille neyden özür dilendiğini de anlamayacaktı kadın. Tam bir belirsizlik olacaktı; iki insanın karşılaş(a)mamasına uygun olarak. Belki anlayacak belki anlamayacaktı kadın bu özrü. Ya anlayacak ya da anlamayacaktı altında yatan anlamları. Çünkü kadının kafede okuduğu yazıyı da kendi yazmıştı, şimdi kadının okuduğu özür mailini de kendi yazıyordu. Tek cümlelik bir “Özür dilerim.” Sade yaklaşımındansa kısa bir öykünün içinde bütün bir tanışmışlık içerisindeki tanışamamanın verdiği mesafeyle anlatacaktı derdini. Adam, kafasındaki gibi kendinden adam, kadından da kadın diye bahsediyordu hikayesinde. Şuan onun hikayeyi yazarken ekrana baktığı gibi kadın da ekrana bakacaktı ve bir ortaklık daha kurulmuş olacaktı. Aslında özür onların bir belirsizliğinin özrüydü. Belli belirsiz bir başlangıçla, belli belirsiz bir sona doğru ilerlemenin özrüydü bu. Buna rağmen hikayesini yine kendine en uygun gelen ve başka hiçbir dolambaçlı yola girmeden doğrudan yüzüğün başkasına verilmesiyle ilgili hislerini “Özür dilerim.” Diyerek bitirdi.

Kordelya

Tam yirmi yıl oldu senin kucağına geleli. Dün gibi hatırlıyorum her şeyi; o çaresizliğime nasıl umut oluşunu. Anne şefkatiydi bana gösterdiğin; korudun, kolladın, besledin… Kıyaslayamadım seni başkalarıyla. Çünkü sen de olanların yarısına bile sahip değildi diğer yerler. Karşılıksız aşkla bağlandım sana. Her ne kadar bana karşılıksızmış gibi gelse de, bana bir şeyler verebileceğini biliyordum. Sahip olabileceğim en değerli dostlarımı kazandırdın bana. Belki de bu, sana duyduğum karşılıksız aşkın bana verdiği ufak hediyelerden yalnızca biriydi. Sadece bu güzel arkadaşlıkları vermekle kalmadın, tüm bunların yanında onlarla vakit geçirebilecek zamanı da bana vermiş oldun. Harcanacak her bir zaman dilimi senin varlığınla anlam buldu.

Her zaman için diğerlerinin gözünde “karşı” ‘ydın sen. Ancak bu karşılık asla birilerine diklenme yönünde olmadı. Karşıtlığın, yalnızca kendini diğerlerine daha da kanıtlamak için yapılan bir çağrıydı. Tarifsiz güzelliğin buçuklarla anlatılabilirdi belki de. Tüm buçuklar toplandığında asıl olan bütün gözümüze çarpacaktı. Bir yarım gevrektin küçük çocuğun elindeki, sabah işe giden iki arkadaşın bölüştüğü boyozun bir yarısı, belki de gökten düşen elmanın yarısıydın… Dedim ya karşılıksız yapıyorsun tüm bunları diye, seni şemsiyeye benzetiyorum bu yüzden. Tüm yaşanan zorlukların yağdırdığı sağanağı kesen, yağmur dinince de kuruması için bir köşeye bırakılan bir şemsiye… Kim bilir belki de bu kadar karşılıksız olmamalıdır sana karşı olan tavırlar. Birileri senin için bir şeyler yapmalıdır. Biliyorum, ağır başlılık, seni var eden şey. Hiçbir iyiliği kabul etmeyeceksin, siz mutlu olun yeter diyecek, yine bizi pohpohlayacaksın. Bu, bizi sana daha fazla aşık etme zorunluluğuna itecek. Asla sıkılmadan üstlenilecek, her durumda akıllarda yer edecek ve bunu daha çok yapılması gereken gündelik işler gibi kabul ettirecek bir zorunluluk. Bu zorunlulukların içinde kaybolmak, benim en sevdiğim şeylerin başında geldi hep. Her sokağını ayrı incelemek, sana karşı, yine buraya ilk gelişimdeki duyduğum heyecanları duyuyor olmam, ayrı bir mutluluk verdi bana. Çeşit çeşit sıkıntılardan arınmışlık, hayatın o vurdumduymaz aciliyetini kendi içinde yok edip, bize ise geriye kalan huzuru ve sükûnetin sağladığı yaşama arzusunu aşıladın her gün. Bu aşının içinde her konudan ufak dozlar vardı. Biraz spor, biraz kültür… Her şeyden kattın bize. Bir takımın tek branşını değil, eğer bir yerin takımı tutuluyorsa onun tüm branşlarını desteklemeyi öğrettin. Futbolsa, sahalara akın ettirdin, voleybol ve basketbolda salonlara, yelken zamanı geldiğinde sahillere koşturduk senin için. Bir bakıma sana olan borcumuzu, sevgimizle gösteriyorduk. Karşılığında bir şey almak için yapmıyorduk bunları; biraz olsun sana layık olmaya çalışmaktı tüm gaye.

Pek kış olmaz buralarda. “İki mevsim yaşayan şehir” derler İzmir’e; ama sen İzmir’in dört mevsimi olmayı başardın. Bir gün içinde, sonbahar oldun; iç kapattın, kış oldun; hüzne götürdün, ilkbahar gelince; yeniden çiçek açtırdın ve yaza geldiğimizde; dünyada uğruna yaşayacak güzellikler de olduğu için şükrettirdin. Bütün çeşitliliğinle, insanı gerçekten yaşanılabilir bir yer olduğuna ikna ettin. Her köşen ayrı bir ruh hali kattı insan vücuduna. Vapurla sana gelirken kuşlara gevrek atmak ayrı bir mutluluk verdi. Eve dönüşün huzuru aldı insanı. Körfeze karşı gün batımında bira içmek güven verdi ve bunu defalarca yapabilecek olmanın bilinciyle günleri bitirdik. “Nerde o eski…” isyanlarını kullanmadık senin için. Eskinin içinde yenilenmeyi de başardın. Her duruma adapte olurken bunu kendine özgü yöntemlerinle başarıp, zamana yenik düşülmemeyi gösterdin. Tüm bu güzelliklerini, içinde yaşayan kişilere de yansıttın. “Pardon” diyebilip karşılığında tatlı bir gülümsemeyle “önemli değil” karşılığını aldırmayı sağladın. Kan kırmızısını, çimen yeşilini sevdik seninle. Nice anlamlar yükledik, nice anlamlar kazandık. Her daim arkanda seni kolladık. Sana karşı başımız hep dik olsun istedik. Biliyorduk ki içinde barındırdığın değerler bunlardan daha fazlasını hak ediyordu. Kalbinin bir tarafında Zübeyde hanım’ı konuk edersin, diğer yanına ise latife hanım eşlik eder. Başkalarının hengamesinin rahatsız edemeyeceği yegane yerde saklarsın onları. Ne trafik, ne gürültü, ne patırtı… İnsana unutturur her bir yanı, güzelliği hayran bırakır, gün geçtikte bağımlısı haline getirir. Kutsallığın, ete kemiğe bürünmüş halisindir her yönünle. Nice değerler çıkarırsın, bir gün koynundan uçup gidecek olan “sokak kız” ‘ı gibi.

Tam yirmi yıl oldu senin kucağına geleli. Benim gibi daha niceleri geldi, yaşadı sende, ayrılamadı güzelliğinden. Ayrılanların akıllarının bir köşesinde oldun hep. Geceleri beklediler, sessizliğin her köşeni içine alıp tenhaların içinden söylediğin şarkıları duyabilmek için. Gündüzleri beklediler, vapurların her gün limanlara yanaşırken gerçekleştirdiği ahengi tekrar görebilmek için. Son arzuydun daima; yakamozlar arasından yansıyan suretini bir kez daha olsun görebilmek… Çoğu sokak arasında dağıtılan lokmaların tatlılığını bir kez daha hissedebilmek için, tek bir tecrübe edinimi yeterdi varlığına hayran kalmaya. Lokmanın yere damlayan bir şurup tanesi tüm yüz ölçümüne yayılırdı dakikalar içinde. Öyle yıkayıp geçecek bir şurup lekesi değildir o. Yıllarca çitilense çıkmayacak tatlı bir leke. “Hayat Karşıyaka’yı yaşadığın kadardır.” Derler. Tek derdi yaşamak; ama yaşarken gerçekten insan gibi yaşamak isteyenlerin başkenti’dir Karşıyaka. Sıradanlığın dışına çıkmıştır, farkı budur Karşıyaka’nın, hatta Karşıyakalı olmanın. Özlüğün, netliğin var olduğu burada, uzun cümlelerin tek başlarına tarif edemeyeceği yerdir. Sadeliktir başta, ayrıcalıklı kılar bireyi, karamsarlığın doğmadığı, bozulmamışlık güneşinin batmadığı yerdir Karşıyaka.

To Tumblr, Love Pixel Union
Zihin Çantası...